28 Şubat 2012 Salı

Dans Notları

1. MA ve YOKLUK

3 çeşit yokluk tanımlayabiliriz:
Bir: Varlıkları yıkım yoluyla elde edilen yokluk.
İki: Varlığın içinde, sanal olarak tanımlı eksi uzayzamanlı yokluk.
Üç: Bilinmeyen ülke ve varlığın bittiği yer olarak yokluk. Ma, bunlardan ikincisine karşılık gelir; içinde varoluş da, yokluktan akıyormuşçasınadır ve bilinen / varolan tüm varlık biçimlerinin değillendiği durumlarda (kültürel modlarda) işlevseldir. Diğer ikisi de, bunu tamamlayıcıdır: Her kültürel mod, sınırlı-sonlu yerzamanlarda tanımlıdır, bu aralıkların ötesine taştıklarında yıkılmaları daha uygundur, yoksa engizisyonlar / faşizmler oluşur. Her yerzamanda bilinenin sınırları vardır; bazı durumlarda yokluk, nicel eksiklikle değil, nitel farklılıkla tanımlıdır. Örneğin, elde hiçbir yaşanabilir yaşantı biçimi olmaması ve durumun yaşayamamakla tanımlanabilmesi (örnekse, 2. Dünya Savaşı öncesinde Çingeneler’in ve Yahudiler’in durumu: öl yitirirsin, yaşa yine yitirirsin) gibi ki dans bu tür yokluğun ifade-çözüm alanlarından birisi kılınabilir.

(4 Mayıs 1993)

·        

2. DANSTA POLİKİNESİS

Bir danstaki diğer tüm değişkenler sabit tutulmak üzere, yalnızca dansçı sayısının (hareketleri aynı ve ayrı iken) dans üzerindeki etkisi nedir? Pina Bausch’un bir dansı on iki ve on iki bin kişiye yaptırtması uç bir örnek. Dansı büyük bir kalabalık yaptığında genelde, ya beyaz gürültü, ya da kitle faşizmi / militarizmi görüngüsüne varılır. Çok büyük sayılar, gözardı edilerek tanım aralığı daraltılsın. Bedenler, ne kendilerine, ne de birbirlerine denk / özdeş olmadıkları için, sakıncalar ve olumluluklar saptanır. Amerikan müzikallerindeki post-modernist standartizme (imaj herşeydir ve/ya herşey bir imajdır ve kredi kartı kullanmayan herkes komünisttir), büyük sahneyi dolduran kaba bir görkeme (aynı zamanda dekor, kostüm ve makyajın da artetkiyi arttırmak için aynı yönde kullanımıyla) varılır ki bunu dansın dilsel anlamlılığı açısından değilliyoruz. (Ancak, saçma-boş anlamlar yakalamak için bilinçlice kullanılabilir.) Geriye kaldı 8 kişinin (4 kadın + 4 erkek) aynı dansı yapmasının anlambilimi:
Bir: Tek ses - çok ses ilintisi. Aynı ezgiyi çalan sekiz aynı saz ki çoğunluk işlevsizdir.
İki: Harmoni durumu. Devnninimlerdeki nüansların ek bir boyut – derinlik katması.
Üç: Devinimlerdeki tıpatıp uyumun (ve bakışımın) sporcu ve asker disiplini ve mükemmelliği (baledeki ‘corp de ballet’).
Dört. Her bedenin kendi ve diğerleriyle karşılıklı uyumsuzluklarının (o bedenlere ve koreografiye bağlı olarak) özgünce dışavurulduğu ve toplamdaki dans metninin / örüntüsünü açık uçlu olduğu koreografi. Yazında aynı metinde bazı söcüklerin yerinde üç dört adet olması ama bunun belirtilmiş / anlaşılabilir olması ile metin, sözcük sayısını kombinasyonları kadar örüntü derinliği kazanır.

(3 Mayıs 1993)

·          

3. MODERN DANSIN MA İÇİN KULLANIMLARI

Modern dans, güzel gençkızların ve yakışıklı delikanlıların bedenlerini olduğundan daha diri, çekici ve cinsel gösteren devinimler dizisi midir? Bale, modern bale, çağdaş bale, caz bale, vb, açıkça söylense de söylenmese de bunu amaçlıyor. Daha önemlisi, tutucu ahlak ve kapalı giysi kullansa bile, feodal döneme ait halk oyunları (ve folklorik dans) da aynı açı içinde kalır; yalnızca bunu törenleştirir / ayinleştirir ve gizemlileştirir. Oysa, informatik dönemin (veya 2. Sanayileşme’nin) başlangıcında, dans her türlü (bedensel ve zihinsel) varoluşun ve yokoluşun hiçbir format tanımaksızın sorgulanması ve/ya denenmesi alanında kullanılabilir. Dans dolayımıyla, herbiri biricik ve birbirinden karşılıklı bağımsız olmak üzere, ‘n’ sayıda ‘ma’ tanımlanabilir; örnekse, botuh’cuların (burada Sankai Juku’cuların boşluğa iple asılarak ve biri düşüp ölerek) yaptığı gibi.

(3 Mayıs 1993)

·        

4. DANS-KÜLTÜR ARASINDA NEDEN-SONUÇ İLİNTİSİ

I.

Dans-kültür ilişkilerinde karşılıklılıkların neden-sonuç ilintilerinin polinom denklemleri kurulmalı. Neden-sonuç ilintisinin sıkılığını, tıpkı olasılık gibi (0-1) aralığında ve farklı neden-sonuç ilintilerini, farklı derecelerde türevler gibi ele alırsak, oran-toplam dizili ve toplam kaplamı / kapsamı (belki anlamı) kısmi integrallerle bulunabilecek bir neden-sonuç polinomu kurulabilir.

(3 Mayıs 1993)

·          

II.

Bütün-parça ilintisi açısından, yine olasılık gibi, kategorik aitliği de (0-1) aralığında tanımlarsak, kaotik / puslu mantığa dayalı bir kültür-sanat-dans altküme ilintisi dizisi kurabiliriz. Böylelikle, dansa ait olan bir nitelik, diyelim % 50 erkek egemenliği, sanata % 25 ve kültüre de % 75 gibi oranlarla aktarılabilir.

(31 Ağustos 2000)

·        

5. DUYGU ve DANS

Asla denklem yok. Sezgi var. kapris var. Genelde kadın köklü denklemler. Art-sanal parametreler erkek köklü oluyor. Kısa dalga boylu (saniyelik) ve zuun dalga boylu (saatlık) duygu salınımlra var. Yüz saat sonunda kaotik nokta imleri dağılıyor (haritalıyor). Sıkıntılar, gerginlikler, düşmanlıklar sahte. Asla hakikileri olmuyor. Sahnede hep taklit duygular var. % 50 belirginlik civarında seyrediliyor. Geometrinin anlamlı olması, insanlar arasındaki elektriğe ve birey sayısının çokluğuna bağlı.

(12 Mayıs 1993)

·          

6. MECAZ ve DANS

Dansta mecaz var mıdır? Geçmişte sinemada yoktu (veya göze çarpmayan epsilon düzeyinde vardı), şimdi orada var edilmiş durumda. Devinimler, göstergelerden çok, göndermelere açık. Diğer koşullar sabit omak üzere, taytlı (veya çıplak) beden bazı göndermelere yaratbilir. Mecaz (yaratan) gönderme ne olabilir? Uçma talidinin, ibadet ve bilinenleri silme olarak anlaşılması olalı. (Demek ki yaratıcı-seyirci ikilisi, göndermeyi farklı kurabilirler.) Bir eylemi anımsatmayan bir devinim bir boş göndermedir. Bir tür anlam silmesi veya es işlevi görebilir. (Tersine, durgular, heykeldeki boşluktan daha anlamlıdır.)
Ardından gelen mecaz gönderme anlaşılabilir olacaktır. Yazında bilimkurgu ve müzikte saf gürültü (Art of Noise’in ilk yapıtındakiler gibi) koşut örnekkler. Tanınmayan dekor-kostüm-makyaj kullanımı da olabilir. Anlamsız (ya da çok az bilinen dillerden) sesler olabilir. (Ne yazık ki koku / tat göndermeleri henüz kullanılamıyor.)
4 düzeyde gönderme:
Bir: İçgüdü-refleks.
İki: Coşum-duygu-davranış.
Üç: Düşünce-tin aktı.
Dört: Ötedüşünce-mantıksal / geometrik (soyutlaması tamam) devinim.
(Kayan anlam-anlamsızlık / düşünce-ötedüşünce sınırı.)

(12 Mayıs 1993)

·          

7. DANS ve YOKLUK

Ne olursa olsun; dilsel, kültürel, psişik, ontik, informatik-kognitif, metafiziksel yönleriyle dans; anlam-anlamsızlık, son kültür modu – gelmekte olan (ve henüz gerçekleşmemiş) ardışık kültür modu, duygu-düşünce, ölüm-yaşam / yokluk-varlık, bilinen-bilinmeyen, evren ve ötesi hakkında insana birşeyler getirse de (bu durumuyla da biricikliğe yakınsa); asıl doğrudanlığı, hatta iç kısadevreleri nedeniyle, ölümden yaşama alan kazanması nedeniyle biriciktir. Öyle ki çocuk doğurtmaktan daha üretkendir, çünkü yüz tane çocuk doğur(t)amazsın ama yüz tane öncü koreografi üretmiş olarak dansı bırakabilirsin.

(12 Mayıs 1993)

·          

8. NEDEN MODERN DANS?

Yirminci Yüzyıl’da, kürel bir perspektifi çıkarıldığında dans (dans tiyatrosu, bale tiyatrosu, klasik bale, çağdaş bale, modern dans, vd); tiyatronun yanıbaşında, performansa dayalı sahnesel bir sanat dalı olarak yoğunluğunu ve gücünü korumuştur. Diğer sanat dallarıyla yakın bağlantılar içinde olmuş, yüzyılın önemli sanat akımlarının izdüşümlerini varlığında yaşamıştır (izlenimcilik, dışavurumculuk, gerçeküstücülük ve diğerleri).
Tüm sanatlar içinde yeri değerince verildiğinde, dansın 21. Yüzyıl’da da gelişimi sürdüreceğini, hatta daha da genişleyip, diğer sanatlarla kaynaşarak, yeni sanat birimlerinin doğmasına yol açabileceğini kestirebiliriz. Dans ve tiyatro, bugün birbirlerinin varlık alanına girmektedir. Tiyatro şenliklerinde dans yönü ağır basan oyunlar, dans şenliklerinde tiyatro yanı ağır basan danslar sunulmaktadır. Dansın tiyatroyla karşılıkla etkileşimini göz önüne alarak tüm dans sanatlarını yakın gelecek için (10 yıl) ‘Beden Tiyatrosu’ olarak nitelendirmek uygundur. ‘Beden Tiyatrosu’nun da, klasik anlamıyla tiyatro ile birleşerek bütünleşmiş tek parça bir sanat dalı olarak ele alınması orta vadeli gelecek (30 yıl) için uygundur. Dans ve eşleniği olan bale, batı kökenli iki terim ve sanat dalıdır. Batı Avrupa uygarlığının son yüzyıllardaki kürel yayılımcılığı, kültür ve sanat alanında da kendini kaçınılmazca ortaya koymuştur. Bugün dünyanın elli ülkesinde bale sanatı uygulamada vardır; sanatçılarıyla, kurumlarıyla, seyircisiyle. Modern dans da, ilk başta öncüler ve köktenciler tarafından geleneğe tümüyle değilse bile, kısıtlıca karşı çıkılmasıyla balenin değiştirilmesi ve yeniden yorumlanmasıyla bu yüzyılın başlarında ortaya çıktı.
Dolayısıyla, ortada bir de kültürel sorun var: Ulusal kültür ve yabancı / dış kültür çatışması. Her ülke, bunu kendi geleneğinin gücü ve yapısına göre ayrı yaşadı. Sanat ve dans alanında da böyle oldu. Japonya'da Butoh gelişti, Türkiye'de klasik bale devlet desteğiyle başladı ve hâlâ da öyle sürüyor; bunlar iki ayrı görüngü.
Dans, beden dilini ya da başka deyişle motor (devinim+durgu) dilini kullanır. Bedenin motor etkinlikleri, beynimizin belirli bir bölümünce yürütülür; sözel, görsel, işitsel ve kimyasal etkinlikler gibi... Bu da sanatın soyut evreninin, somut varlığımızla ne denli kopmaz bir ilinti içinde olduğunun bir göstergesidir.
Bedeni, ‘spor’ gibi, sanatsal olmayan bir etkinlik için de kullanabiliriz. Yüzyılımızda kendini ortaya koyan, kültürel öğelerin genişleyerek tek bir tümleşik kültürel düzlem yaratması olgusu, spor ve sanat (burada dans) alanlarında da gözlenir. Ritmik cimnastik ve buz dansı, spor ve sanatın kaynaştığı örnek iki spor dalıdır.
‘Beden dili’ konusu, bizi insanbilime götürür. Tarih içinde değişik yerzamanlarda yaşanmış değişik insan davranışlarında bazı ortak ve sürekli yinelenen öğeler olduğu, insanbilimcilerce gözlenmiştir. Beden, her toplumda bireylerin birbirlerine belli imgeler, imler, mesajlar iletmesinde işe yaramıştır. Bugün modern dans, bu öğeleri de yeniden biçimlendirip varlığına katarak bir sanat malzemesi olarak kullanmaktadır. Bunun nedeni, sanatçının yaşanmış olandan yola çıkma gerekliliğini duyumsamasıdır. Müzikte, cazın 21. Yüzyıl’a açtığı kürel (evrensel değil) kapıyı, dans da plastik sahne sanatı olarak açmaktadır. Yani modern dans üçüncü dünya ülkelerine açıktır, kürel boyutludur. Şu anda yaşamakta olan yüzlerce etnik / alt-kültür vardır. Bunların her birinin kendine özgü dans kültürü vardır. Özellikle Afrika, tam bir keşfedilmemiş zenginlikler potansiyelidir. Batı bunu ayrımsamıştır. Amerika'da, Afrika kökenli ya da oradan kendini besleyen epey modern dans topluluğu vardır.
Sorun buradadır: Kimin dansı, kimin kültürü, kimin kürelliği? Türkiye'de ayrı yanıtlar var: Metin And ‘ritüel’, diyor, Duygu Aykal, Batı'nın izlediği yolun hızlıca ama özde aynen geçilerek ‘Türk Köylü Dansları'nın (oyunlarının) türkbalesileştirilmesini savunuyor. Geyvan McMillan, İngiliz Çağdaş Dansı ile Amerikan Modern Dansı arasında bir çizgiyi yürütüyor. Aydın Teker'in ‘1/2 = 2/1’i ve ‘Tangomania’sı ise 'özgünlük', diyor. Türkiye'de modern dans gösterilerinin çok sınırlı bir seyircisi var. Seyirci, kareograf, dansçı tuhaf bir danışıklı döğüş ve içe kapalılık içindeler. Oysa Györ Balesi, 1985'te İstanbul Açıkhava Tiyatrosu'nda 5.500 seyirci toplamıştı.  

(Temmuz 1987)

Duyu-Dil Olarak Motor Dil ve Dönüşümleri

Giriş

I.

Bu dizgesel, 2.500 yıl önceki Aristo dizgeselinin (dokunma, tatma, koklama, görme, işitme) yıl 2000’deki yeni yorumudur ve 2.500 yıl daha kullanılabilecektir.

5 temel-asal duyu-dil şunlardır: Sözel, motor, kimyasal, görsel, işitsel. Sinir sisteminde, bunların her biri için bir veya birden çok organ-bölge tahsis edilmiştir / oluşmuştur. Sözel duyu-dil, diğerlerine göre farklı olarak en yeni olandır ve 4 bileşenlidir (okumak, yazmak, dinlemek, konuşmak) ama beynin ön bölümü, hepsini tek soyutlama olarak birarada işler. Diğerleri ise, tüm omurgalılarda üç aşağı beş yukarı mevcuttur. İnsanın böyleliği, bir milyon yıllık evrimi, on bir bin yıllık tarihi nedeniyledir. Dünya’ya yayılma sırasında çarptığı, buzul çağlarının zihinsel / kültürel şokları, türe birden çok kritik eşik sıçratmış ve en yakınındaki şempanzeyle genetik % 1,5’luk ayrımı, % 100’lük kültürel ayrıma dönüştürmüş ve dilleri böylesine dizgeselleşmiş tek tür durumuna gelmiştir.

Örneklemelerde, dillerin kullanıldığı kültürel üstyapılar olan bilim, sanat ve düşün örnekleri asal olduklarında belirtilmiştir; bileşik örnekler ise vurgusuz bırakıldı.
İşbu metinler toplamı, söylenebileceklerin tamamını söyleyebilmişlik önesürümünü taşımaz.

(Mayıs 2000)

II.

Duyu-dillerin birbirine dönüşümünün açımlanmasında birincil olarak içsel / zihinsel etki-tepki düzenekleri ele alındı. Bunların dizgeselleştirilmesi, bir nebze boşlukta kalacaktır. Her ne kadar üzerinde çok uğraşılsa da ve değişik yerzamanlarda değişik kültürlerden değişik kişilerce çeşitli öneriler yapılsa da, örneğin bir renklerin dilinden söz etmek olasızdır ki zaten ‘7 (temel) renk’ tanımı bile boşta kalır (gözümüz, daha doğrusu retinamızdaki koni gözeler, 3 renk (kırmızı, yeşil, mavi) görür, gerisi karışımdır). Keza, seslerin ‘7 notası’ da öyledir; hiçbir çalgının notaları notaca ‘asal’ değildir, bir çok oktavdakilerin bileşimidir.
O nedenle, buradaki bir kavramsal çerçevedir ve üzerine birden çok dizgesel kurulabilir ki amaç da odur. Belki, ileride işbu yazar da, birkaçını yerine getirir.

(Temmuz 2000)

+

Açımlamalar

I.

Görsel duyu-dil;  cisimlerin renk, aydınlık, biçim, devinim, uzaklık, vb gibi niteliklerinin algılanmasına dayalıdır. Evriminin başından beri, insanın en önemli duyusu olagelmiştir. İnsanların duygusal durumları bile görünenlerden etkilenir. Sanatta yalnızca görselliğe dayalı iki dal vardır: Resim ve fotoğraf.
İşitsel duyu-dil, seslerin frekansını, genliğini ve karışımını / örüntüsünü algılamaya dayalıdır. Evrimin başlarında, görülemeyen düşmanların sesini algılamak, insanlar için çok faydalıydı. Yalnızca işitseli, müzik doğrudan kullanır. Çalgısal müziğin niteliklisi, beynin saklı derinliklerine girer. Orada canlandırdıklarını adlandırmak oldukça zordur. Yalnızca bilincin kapanıp içgözün açıldığını söylemek uygun olur.
Motor duyu-dil; kas, bağ, eklem ve kemiklere dayalı kineziyolojinin (denge ve devinim-durgu) belirlediği bir duyu-dildir. Beyincik ve iç kulaktaki denge organı da, ikincil-destek birimler olarak işler. Birincisi, beynin motor emirlerine; ikincisi, kulaktaki işitsel verilere bağlıdır. Dans, tümüyle motor dile dayalıdır.
Kimyasal duyu-dil; en ilkel, en doğrudan, en refleksif olanıdır. İnsanın duygularına, coşumlarına ve içgüdülerine dayalıdır. Artık pek kullanılmamasına karşın, ilkel danslar motor denli, kimyasal duyu-dile de dayalıydı.
Sözel duyu-dil; en geç ortaya çıkmış ve en gelişmiş duyu-dildir. Ayrıca; on bir bin yıl gibi kısa bir sürede, mantık ve matematik gibi iki aşkın ötesözdiline dönüştürülmüştür. Bugün, insanların temel iletişim(sizlik) aracıdır.
Sanat dallarından tiyatro ve sinema, kimyasal hariç tüm asal duyu-dilleri birarada ve değişen oranlarda harmanlayarak kullanır. Dolayısıyla; oyun ve senaryo, bunların akış çizelgeleriyle değişik olarak formatlanabilir.
Düşün, tümüyle sözdiline dayalıdır.
Bilim, tümüyle ötesözdiline (matematiğe) dayalıdır.

(1999)

II.

Sözdilinin görsel (okuma) bölümü, görmenin renk ve devinim değil, yalnızca biçim niteliğini / öğesini kullanır. Asya ülkelerinin alfabeleri, açık biçimli, heterojen kalınlıklı ve çok parçalı yazıbirimler taşır. Bunun okumayı zorlaştırıp zorlaştırmadığı belirsiz-saptanmamış kalır.
Sözdilinin işitsel (konuşma) bölümü, insan anatomisinin yapısıyla sınırlıdır. Ortalamaya baktığımızda, dillerdeki sesbirimlerin 30 civarında olduğunu görürüz. Bugün dünyanın yaşayan bütün dillerinin sesbirimleri, bir yazım dizgesi (global standart fonetik alfabe) ile kodlanmış durumdadır.
İşitsel dil; müzik olarak, diller içinde sığası en az kullanılanlardan birisidir. Bilindiği kadarıyla, tarihteki çalgıların ses dağarları çok sınırlıdır. Çalgı tasarımı, ‘dene-yanıl’ yöntemiyle yürümektedir. Bugün varolan on-yüz arasındaki sessel kümenin / orkestranın öğeleri, ses hacmi, aralığı ve karışımı açısından mümkünün çok az bir bölüm olanağını kullanır. Bu nedenle müziğin geleceği, dilsel açıdan çok parlaktır.
Duyu-dillerin, sanat dışında, bilim ve düşün için kullanımı çok sınırlıdır. Toplumbilim ve zihinbilim açısından iletişim en önem verilen konuyken, kimse araçların tam sığa kullanımını becerememiştir, hatta denememiştir bile...

(2000)

III. Öndil Olarak Motor Dil

Motor dil arkaiktir. O nedenle dilliğinde, dizgeselleşmemiş yönler çok fazladır. Bunda; merkezi sinir sisteminin refleksif kısadevrelerinin payı vardır, içgüdülerin duygu ve özellikle düşünce durumuna dönüştürülmemişliğinin payı vardır, dansçıların onun dilimsi kalmasını yeğlemelerinin payı vardır.
Motor dilin öndilliği, sözel dille karşılaştırılınca, harflerinin bile henüz tanımlanmamışlığı olarak görüngüleşir. Motor dilin kültürler içindeki kaotik akışkanlığının da onun form tutmamasında payı vardır. Bir tanıma göre, 300.000 jest olabiliyormuş. Duygu durumu olarak ise, 1.000’i pek geçemeyiz ki bu bizi Çince’nin binlerce hecelik durumuna düşürür.
Motor dilin öndilliğinin diğer bir yönü, dansın akılcılıktan çok, delilik alanlarında  seyretmesi nedeniyle, dilsel açıdan ‘anormatif / astandart’ kalmasıdır. Keza; kadın, erkek açısından anormaldir (ki bazı kadın dansçılar erkek dilini konuşmamak için susarlar); köksüz, toplum açısından anormaldir; gelecek, şimdi ve geçmiş açısından anormaldir; uzay, dünya açısından anormaldir; ‘ma’, varlık ve yokluk açısından anormaldir. O nedenle motor dil, hem öndil, hem de ötedil olabilmektedir (ki çok ender raslanan bir durumdur ve dans da bu niteliği / tözü bu durumuyla uzun süre (50 yıldan daha çok) koruyamaz).

(Temmuz 2000)

·          

 

DÖNÜŞÜMLER

 

ÖĞELER

 

Motor Dilin Kategorik İçerikleri


Spor: Cimnastik (özellikle ritmik cimnastik), buz pateni, su balesi, Uzak Doğu Asya dövüş sporlarının hepsi. Bilim: Zihinbilim (‘duygubilim’ olarak psikoloji, ‘düşüncebilim’ olarak mantık ve matematik dahil), nöroloji, psikiyatri. Sanat: Bale (klasik, modern, çağdaş, vb, hepsi) modern dans, ‘butoh’, dans tiyatrosu, mim tiyatrosu. Felsefe: Meta-metafizik. Din: Tasavvuf, Uzak Doğu Asya metafiziklerinin hepsi.

 

(Temmuz 2000)


·          

SÜREÇLER

 

Motor  ® Motor


Dansçılar, doğaçlama dansederken tümüyle bu dil ikilisini kullanırlar. Belli duyguların belli duyguları getirmesi gibi, belli devinimler belli devinimleri getirir. Mekan-zaman içindeki devinim uzayları kayıtları, motor dile yeni anlam içerikleri katabilir.
Keza, cimnastikçiler de denge sağlarken ve tüm kinetik organlarını koordine ederken yalnızca motor dili kullanırlar. Öyle ki ortalama bir cimnastikçi, usta bir dansçı denli bedensel efor sarfeder.

(Temmuz 2000)

·          

Motor ® Kimyasal


Yaparken olsun, yapana dokunurak ve/ya yapanı seyrederek algılarken olsun, belli devinimlerin belli duyguları uyandırması buna bir örnektir. Bir dansçının mükemmelliği, biraz da bunu hissedebilmesinde ve seyirciye aktarabilmesinde yatar.

(Temmuz 2000)

·          

Motor ® Görsel


Düşünülen devinimin yapıldığında seyredilmesi görsel bir durumdur. Dansçının uzaklığı ve uzaysal konumu, seyirci tarafından gözle algılanır.

(Temmuz 2000)

·          

Motor ® İşitsel


Bir devinimin ses karşılığı, diyelim bir uçmanın cıvıltısı az raslanan bir örnektir. Ne dansçı, ne de seyirci, bu yönde pek eğilimli değildir. En basiti, devinimin kas sesidir. Kulağınızı gövdenize yaslarsanız, her deviniminizin bir iç sesi olduğunu dinleyebilirsiniz.

(Temmuz 2000)

·          

Motor ® Sözel


İki örnek, belli devinimlerin notasyonu ve librettolardır. Dansçılar ve koreograflar açısından, ‘libretto ®  sahneleme’ ve ‘devinim ® libretto’ durumlarının her ikisi de, benzer sıklıkta oluşmaktadır.

(Temmuz 2000)

·          

Sözel  ® Motor


1.      Libretto

·         Bir modern dans librettosu nasıl sahnelebilir?
Baleden beridir, bu konuda elimizde örnekler var. Herhangi bir sahnelemenin daha doğru olduğu önesürülemez. Yalnızca, belli yerzamanlarda belli eğilimlerin öne çıktığını gözleriz.

2. Herhangi bir yazınsal metin

·         Bir metin (diyelim bir eleştiri), hangi devininimleri tetikler?
Rivayete göre koreograflar, uygun eleştiri metinlerinden yaratıcılık yönünde destek alıyorlarmış.

·          

Kimyasal ® Motor

Belli duyguların belli devinimleri yaratması durumudur. En klasik örnek, sevinçten sıçramaktır. Köpekler ise, korkunca kulaklarını kısar.

(Temmuz 2000)

·          

Görsel ® Motor

Seyrettiğiniz bir sporcunun devinimlerinin aynısını yapmak bir örnektir.
Sevgilinizi görünce, ona doğru koşmak bir örnektir.
Bir rengin, bir devinimi dürtmesi bir örnektir.

(Temmuz 2000)

·          

İşitsel ®Motor

I. Örnekleme:
Kadın Yunanca şarkı söylüyordu ve ben Yunanca bilmiyordum. En sevdiğim şarkısının ve kendisinin adını bir ay boyunca hiç kimseye sormadım ve bu sürede onu bir kaç yüz kez dinledim.
İzlenim:
İçim acıyordu, hatta ağlayasım geliyordu. Nedendir bilinmez, yine de teselli vardı. Yüz kişinin öleceği ve yüz birincinin sağ kalacağı bilimsel / sanatsal / düşünsel bir deneyde; birinci, doksan dokuzuncu, yüzüncü veya yüz birinci olmanın ne önemi var? Ölürüm, korkarak ve saldırarak; Kafka gibi, Fassbinder gibi…
Devinim, küçük bir kuşun çırpınmasına benzeyebilirdi.

(22 Mayıs 2000)

Butoh, Anime ve Miike




Giriş

Japonya entellektüellerinin bir bölümü, yıl 2000’de kendilerini artık Hiroşima-Nagazaki atom bombalarının kurbanları olarak anma hakkını yitirdiklerini belirtmişlerdi. Bu şuna benziyor: İsrail’de aynı zamanda entellektüeller kalkıp şunu diyebilir: “Biz toplama kampları kurbanları olarak anılma hakkını yitirdik ve ülkemizin hak ettiği yeri burası değil, eski Doğu Almanya’dır; çünkü, bizi Almanya kurban etti, Filistin değil... Kudüs’ü yıkalım, Akira krateri kılalım ve Hiroşima’daki yıkık ev gibi sonsuza dek saklayalım... Tüm tek tanrılı dinler kendiliğinden engizitördür ve biz onları terkediyoruz... Entellektüel asla bağlanmaz.”

Neden böyle? Triyalektik trilemma olarak, ona bir bakalım:

Butoh

Butoh, 2. Dünya Savaşı ertesindeki Soğuk Savaş döneminde, ‘Japon modern dansı’ olarak tanımlandı.

Neden böyledir?

Ağustos 1945: Japonya yeniliyordu ama teslim olmuyordu (Asya faşisti Japonya'nın müttefiki Avrupa faşisti Almanya, Nisan 1945'te kayıtsız şartsız teslim olmuştu.) 6 Ağustos 1945: Hiroşima: ‘En kahraman kovboy’ ABD, birinci atom bombasını kullandı. Japonya hala teslim olmuyordu. 9 Ağustos 1945: Nagasaki: İkinci atom bombası geldi. Bütün Japon halkı, güneş imparatorunun tüm ulus için ‘harakiri’ emrini vermesini bekliyordu. 12 Ağustos 1945: Japonya kayıtsız şartsız teslim oldu. (İmparator sonraki 40 yıl boyunca ölene dek (kullanamadığı) iktidar konumunda kaldı. Japonya’nın bugün hala imparatoru ve ilk kez bir imparatoriçe adayı var.) Bu tam bir yıkımdı: Başlatılmayabilecek ama başlatıldıktan sonra da, durdurulamayacak ve kaçılamayacak bir yıkım...

Yıkıma nasıl tepki verilebilir(di)?

Travmatik: Dışa çıkamıyorsan, içe çökersin. ‘Butoh’cular da, çiftliklere ve dağlara inzivaya çekildiler. Dışa gözlerini kapadılar. İç gözlerini açtılar. Orada karanlık, susku, durgu, yalnızlık, acı ve 'ma' vardı. (Kanımca hiçbir ‘butoh’cu, Ursula K. Le Guin’in ‘Mülksüzler’de sözünü ettiği, ‘öte acı’ya ya da büyük ‘A’ ile ‘Acı’ya ulaşamadı.) Geleneksel öğelerin bütünlüğü parçalandı. Parçalar ayıklandı. Geriye 'bu' kaldı; yani, en eski sanat dalı olan 'dans'.

‘Ma’, Japonca bir sözcüktür. ‘Boşluk, boşaltma, uzay, aralık, oda, durgu, dingi, zaman, zamanlama, açış’ anlamlarına gelebilir. Bir soyutlama olarak değil, tasarlanmış eksi zamanı ve eksi uzayı belirtmek için kullanılır. Aynı zamanda bilinçli ‘aporia’ anlamında da kullanılır. ‘Aporia’, Eski Yunanca bir sözcüktür. Aristo tarafından gönüllü seçilen düşünsel zorluk anlamında kullanılmıştır. ‘Aporia’nın sözcük sözcüğe karşılığı ‘yolsuzluk’ anlamına gelir; yani Lao Tzu'nun ‘tao’sunun (‘yol’unun) karşıt anlamını taşır. Yol yoksa, varlığını sonsuz yıkarsın ki bu ancak eksi uzayzamanda olasıdır. Sonunda ulaşılan vakumda yol, kendin olursun. Bu, ‘gelenek put-tanrısı’na tapanlar için, ‘şeytanın kendisi olmak’ demektir. Ancak, sürekli devrim gibi, öncünün öncüsü kalan sanatçılara önerilebilir.

Tabii yol, aslında böyle yürünmedi:

Japonya, tıpkı Almanya gibi, 1950'lerden başlayarak yeniden somuta döndü. 2003'te dünyanın ikinci ekonomik gücü durumundalar. İşsizleri ve evsizleri var. Yakuza’ları ve metrolarına atılan öldürücü sarin gazları var. İşte o nedenle, artık entellektüelleri kurban değil, katil olduklarını düşünüyorlar.

‘Butoh’nun adımı 11 Eylül 2001’de boşa atıldı ve tökezledi. Bunun kanıtı, 11 yönetmenin yaptığı 11 Eylül filminin Japon ayağı... İmamura iyor ki: “Onurlu savaş yoktur.” Hayır, vardır. Mazlum-zalim arasında ‘köksüz’ vardır. Yönetenle yönetilen arasında ‘an-an-arkist’ vardır. ‘Butoh’, 1945’te ayrıldı ama 1990’da sisteme kördüğümle bağlı duruma düşmüştü. ‘Butoh’cular, şimdilerde Yankiler’e gösterilerini satıyorlar.

Anime

Anime, Japonca’da ‘çizgifilm’ (: animasyon) demektir.

Çizgiroman ve çizgifilm geleneği, Japonya’da yüzyıl başından beri süregelmekte. Deneysel çalışmalar, Manga (Japonca’da ‘çizgiroman’ ve aynı zamanda son 15 yıl için bir anime şirketi anlamına geliyor) sanatçıları tarafından 1914 civarında (Birinci Dünya Savaşı’nın ilk yılında) başlatılmış. Gelişme yavaş olmuş. 1932’de Masaoka Kenzo’nun yönettiği ilk sesli çizgifilm ‘Güç ve Kadınların Dünyası’, 1958’de Taiji Yabushita’nın yönettiği ilk renkli çizgi film ‘Beyaz Yılan’ yapılmış. 1970’lerden başlayarak çizgifilmlerde bilimkurgu ve fantazya öğeleri ağırlık kazandı. 1980’lerde özgün uzun çizgifimler yeniden görünmeye başladı. 1983’te Hayao Mizaki tarafından, eko-fantazya türünde bir çizgifilm olan ‘Rüzgar Vadisinin Nausicaa’sı’ yapıldı. Aynı yıl, ‘özgün canlandırma videosu’ denilen ve daha ucuza yüksek kaliteli çizgifilm yapmaya yarayan bir teknik icat edildi. (Hani bir ara TRT televizyonunda bunlardan çok vardı, 1980’lerde ‘Sinbad’ı anımsıyorum.)

Çizgifilmin Japonya toplumu üzerindeki etkisi, filmlerin ötesindedir. Film müziği disklerinden model oyuncaklara dek, her alanda kültürü etkilerler.

Çizgiroman türü, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Japonya’da çok ilgi gördü. Konular çok çeşitliydi. Birçoğu çizgi film yapıldı. İngilizce’ye çevrilen ilk örnekler; ‘Akira’ (1988-1992, 34 cilt), ‘Psişik Kız Mai’ (1987-1988), ‘Elma Tohumu’ (1988-1994) oldu.

Animeler; çocuk, bilimkurgu, komedi, erotik, korku gibi bir çok alttürde olabilir ama bugün anime denince, en çok bilimkurgu türündekiler anlaşılıyor. ‘Ghost in the Shell’ ve ‘Akira’ birer kült film olarak anılıyor. ‘Spirit Away’, ‘Metropolis’ ve ‘Final Fantasy’, uluslararası film festivallerinde ödüller kazanabiliyor. Zamanlar değişiyor ve değişim rüzgarları her zamankince yıkım içeriyor.

Animelerin içerik olarak özelliği aşırı dozda şiddet içermeleri. Biçim olarak özgünlüğü ise, yapıldıkları yıllarda sinemanın becermesi mümkün olmayan işleri çizgifilm tekniğiyle becermeleri. ‘Stop-motion’u bir kuyumculuk haline getiren onlar. ‘Matris’ dizisi, yönetmenleri tarafından ‘görüntülü anime’ olarak nitelendirildi.

Animeler, neden 1980’lerde moda oldular ve 1990’larda Batı’ya geçtiler?

Uzaktan da olsa, Birinci-İkinci Dünya karşıtlığı çöküyordu. Örneğin Japonya, 1945’te Birinci Dünya değildi ama 1980’de öyleydi; keza, Almanya da ki ‘butoh’nun karşısavı ‘tanztheater’ orada yeşerdi. ABD, Avrupa kültüründen araklayacak birşeyler bırakmadığı için, önce Hong-Kong türü şiddet filmlerine yönelmişti. Şimdilerde ise, Hindistan işi Bolywood’u asimile etmeye uğraşıyor.

Ara vurgu: Bolywood, Holywood’dan daha çok film yapıyor. İkinci sırada ise, o zamanlar Hong Kong vardı; Hong Kong 1992’de Çin’e geçti. 1970’lerde Türkiye’nin seks ve avantür filmleri ile üçüncü sıraya yerleştiğini belirtmekte yarar.

Animeler, 1980’ler ve 1990’lar boyunca öncü sinemacı idiler. Manga şirketinin sloganı ‘sizi 21. Yüzyıl’a fırlatıyoruz’ idi. 2000’lerde onlar duralarken, birden çok yönden birileri atağa geçti. 2003’te moment boşta ve verimli bir gelecek demek. Bayrağı pekala Miike kapmış olabilir.

Miike

Miike, 1960 doğumlu bir sinema yönetmeni ve 2003’te 50 film çekmiş durumda. Bunların çoğu, Japon mafyası Yakuza ile ilgili. Filmlerinin tuhaf bir ironisi var, en sert sahnelerinde bile gülebiliyorsunuz. Japonlar’ın her tür sapıklığı, konu-içerik olarak filmlerinde mevcut: Zoofili, pedofili, sado-mazohizm... Bu açıdan tam bir realist... Aynı zamanda bir üslupçu: Bir Miike filmini onuncu saniyede ayırt edersiniz. Zaten jenerikleri de çok özeldir: Klip-reklam arası bir atmosfer... Düşünün ki ‘Katil İchi’nin film adı jenerikte, filmin baş kahramanının içine yağmur suyu damlayan menilerinin içinden kabartma olarak belirir ve bu bir film jeneriği yerine, boza veya işkembe çorbası reklamı olabilir ya da bir Marilyn Manson klibi...

Yeniden içerik dersek: Katil İchi, lisede tecavüz edilen bir kızı kurtaramadığı için kronik katil olmuştur ama filmin sonuna doğru, yıllar sonra yeniden karşılaştığı o kızı doğrar, çünkü kız ona yanlış bir akıl yürütme sonucu, mantıksal kısadevre yaptırır ve İchi onun öldürülmekten zevk alacağını sanır.

Uyarlarsak: ABD, bin Ladin’i eğitir ve onu bilumum yok etme işlerinde kullanır; sonunda Ladin ABD’yi doğrar, pardon havaya uçurur, çünkü ABD’nin bu işten yarar-zevk alacağını düşünmüştür. ‘Kılıç Balığı’ da aşağı yukarı aynı savları dile getirir.

Filmi eklersek: İchi, aslında biri tarafından hipnoz edilmiştir, öldürdüğü kız ise aynı adam tarafından hipnotize edilip edilmediğini bilemez ama adamın ona yanıtı ilğinçtir: Seni ipnotize etmeyi ben bile düşünemem. Bunu yeti açısından mı, cesaret açısından mı söylediği belirsiz kalır. Miike böyledir. Epeyi ayrıntıyı boşta bırakır. Seyirci birden çok karar verebilir ve hepsi konuyla tutarlı olabilir.

Bir daha: Katil İchi, orospuyu döven ‘boss’u (Japonca’sı ‘büs’, çünkü onlarda bazı Batılı harfler yok, ‘r’ gibi) öldürür. Kadına der ki: “Üzülmene gerek yok. Seni artık ben döveceğim.” Kadın itiraz eder. İchi orospuyu da öldürür.

Karşı-koşut sanatsal-kültürel durum: ABD, Saddam’ı devirir ve Irak halkına der ki: “Üzülmene gerek yok, seni bundan böyle ben döveceğim.” Irak halkı itiraz eder. 50.000 ölü. Eh, 500 de ABD’li ölü. Silahlar eşit değil çünkü... Vietnam’da da 3 milyon Vietnamlı’ya karşı, 55.000 Yanki idi...

Bir plan: Filmin masumiyet öğesi, ‘eski polis + yeni mafyöz’ çocuğu, bir kuş besler. Hangi kuş? Karga mı? Hayır, Kafka. (Bakınız, babasının amblemi.) Çocuk ‘karga’ ya da ‘kafka’ yerine ‘kava’ der. Malumunuz Japonca’da bazı harfler yok. Karga, İchi’nin öldürdüğü kadının arabasının ön camına havadan pisler ve o da sorar: “Ne demek istiyorsun?” ABD de Irak halkına soruyor: “Ne demek istiyorsun?”

Final: Baş katil, ikinci kahraman, kendini yok edecek biri kalmadığı için kendisi kendini yok etmeğe karar verir. Bir bakar: Birinci en kötü, mazohizmin son deliği, kargaseven veledi öldürüp, yeniden ayaklanmış geliyor. İchi kazanır ama öldürülen ikinci en kötü değildir, onun kopyasıdır. Zaten filmde de, üçüz polis vardır ve bir gönderme olacağı bellidir.

Yani: Saddam sağ, Ladin sağ... 16 11 Eylülist ölü... Unutmayın: Carlos sağ, Leyla Halid sağ, Unabomber sağ... Artık, teröristleri bile asmayıp besliyorlar.

Ara nağme:

Batıya önce ‘butoh’ geldi, sonra animeler, şimdi de Miike... ABD, öz-kültü olan şiddet filmlerini Doğu’dan yeniden öğreniyor. Tarantino, Lam’den arak yapıyor; Wachowski biraderler, Otomo’dan... Yanısıra; Fuqua, Hark, Woo, Holywood filmi çekiyor. Aristo İskender’in peşinden Doğu’ya gitti, Lao Tzu tek başına batıya gitti. 2.500 yıl sonra analitik-sentetik diyalektik sentezi başlıyor. Anasav-ışık bu kez Doğu’dan geliyor, enazından dans, şiddet ve gelecek için...

Miike bir ekol. ‘Battle Royal’ ile Fukasaku ona denk bir ürün verir. Bu ekolün birkaç onyıl daha işlev göreceği kesin.

Dipnot: Miike’de göndermeler: Miike, lirik biri. Göndermelerini de gayet şiirsel eyliyor: Ne çağrışırsa, onu anla...

‘Kızartılan adam’ planındaki mafyöz: ‘Hard Boiled’deki ölen tetikçi; aynı zamanda, o orada Japon gibi iken, burada Çinli pezevenk var. Yüz değiştiren mafyöz: ‘Knock Off’ Tsui Hark. Asılan adam: ‘Romeo Ölmeli’. Ara plan: Tokyo sokakları, ‘Ghost in the Shell’ ki tıpatıp aynı idi ve orada bir anlamı yoktu. Toplu mafyöz plan: ‘Dead or Alive’ Takeshi Miike. Masum çocuğun adı: Takeshi, yani kendi adı. Kava: Kafka. İkiye bölünen adam: Animeler. Eski polis: Bruce Lee filmlerindeki zenci karakterler. İchi’yi kışkırtan adam: ‘Time and Tide’daki cinayet şebekesi yöneticisi ki aynı oyuncu olabilirler. Planlardaki zaman doğrusallığı kayması: ‘Memento’dan ‘İrreversible’a dek bir çok yayılım.

Şiddet, Dans ve Gelecek

Şiddet, Uzak Doğu Asya kültüründe içkin olarak var. Şiddet bedende içkin olduğu ve dans da bedende içkin olduğu için, bazı insanlar için dansta, modern dansta, performansta şiddet içkindir. Dolayısıyla içkin şiddet, dans yoluyla bizi geleceğe fırlatır. Butoh’cuların, animecilerin ve Miike’nin eylediği budur. Miike’nin ‘Katil İchi’sindeki bir işkence planı, ?’nın yaptığı performans gösterisinin aynıdır: Bir beden kancalarla ve iplerle boşluğa tutturulmuştur. Miiki, fazladan bedene bir de kaynar yağ döker. Butoh’culardan biri de, 1984’te ayaklarından başağı asılı durduğu bir gökdelenden, ipin kopması nedeniyle, boşluğa düşer ve ölür.

Uç örnekler: Kendini on beş metreden kolundan vurduran adam. Penisine çivi çakan adam. Fare kafasını koparıp yutan adam. Köpek boku yiyen transseksüel.

Kendimden bir sinopsis-libretto örnek: Bir adam, kolunu giyotinle keser. Bir cerrah, lokal anesteziyle kolunu dikmeye başlar. Bir kadın, çevrede doğaçlama danseder (mümkünse, o ana dek durumu bilmez). Bir kameraman, sahnenin ardındaki dev sinevizyon ekranında, en ince ayrıntısına varıncaya dek, ameliyatı naklen verir. Bir söyleşmen, adamla ölüm üzerine, İngilizce röportaj yapar.

Süre: 2 saat. Müzik (konuşmalarda sessizlik olmak üzere ve sırasız): ‘My Life in the Bush of Ghosts’ (Talking Heads) + Tekbir (Bora) + ‘Rue d’Orient’ (Moğollar) + ‘Pulsacion’ (Astor Piazzolla) + Zikir (Aka Gündüz Kutbay ve Okay Temiz) + Siesta (Miles Davis ve Marcus Miller). Mekan: AKM Büyük Sahne. Zaman: Belki 2005, belki asla. Başlık: Yok.

Bakalım: Açıklayabilir miyiz?

Libido, Freud namlı, dogma engizitörünün dediği gibi, hep yapıcı bir şey değildir. Enerjidir. Enerji yapabilir de, yıkabilir de...

Şiddet, libidonun durumlarından biridir. Savaş, düşüncenin durumlarından biridir. Dans, bedenin durumlarından biridir. Gelecek, Evren’in durumlarından biridir.

Tüm bunların bireşimi veya bozunumu olabilir. ayırtsızlığı da... Bireşim yıkımla gelebilir, magmanın cürufu temizlemesi gibi... Çeliğe su vermenin onu onu kırılmaz kılması gibi...

Şiddeti, dansa bireşimleyerek geleceğe bir sıçrama denenebilir, henüz tasarlanmamış bir yol olarak... Bu metinde sözü geçen tüm sanatçıların bilinçsizce eylediği budur. Sanatçı genelde düşünmez. Eleştirmen-ekinbilimci düşünür ve anlamdırır.

Genellemeler

İçedönüklük (-) - Dışadönüklük (+)

Butoh   -
Anime  0
Miike    +

Soyutlama (-/+)

Butoh   +
Anime  0         
Miike    -

Gerçekçilik

Butoh   -
Anime  0
Miike    +

Şiddet

Butoh   0
Anime  +
Miike    ++

Cinsellik

Butoh   0
Anime  +
Miike    +

Gelecekçilik

Butoh   -
Anime  +
Miike    0

Öncülük (kendi yerzamanında)

Butoh   +
Anime  +
Miike    +

Çıkış

11 Eylül 2001’den sonra, yepyeni bir döneme girdik. Bunun, bir rönesans değil de, daha çok yeni bir Orta Çağ ve/ya Fetret Devri olduğu şimdiden belli oldu. Çin’de ‘Savaşan Evler’, Japonya’da Shogun dönemleri vardı. Artık herkes herkese kılıç çekiyor. Samuraylar, artık yalnızca birer Ronin ve/ya Yojimbo.

(Geçmişte, Orta Çağ Avrupa’sında 1500’ler ertesinde Bosch, Bruegel ve Dürer vardı.. karşılaştırma başka bir metnin konusu olur. Pas.)

Yeni bir denge zamanına dek...

Dipnot: Sanat eserleri ile tarihçe arasında karşılıklı ilinti olduğu kanısında olan toplumcu gerçekçi marksist estetikçilere katılıyorum. Eylediğim, onların düşüncelerine yeni yerzamanlarda artıdeğerler katmaktır.

E tabii, kırıp dökerek... Devletten mutasarrıf maaşı alan kapı kulu ulema, omo beyazı kuvvet, yalaka gazeteci entelejensiya değilim... Köksüz, mülksüz, fütürolog, savaşçı bir yeni entellektüelim...

(Ekim 2003)

Sinema ve Dans

Giriş


Eleştiri Üslubum

Olağan metinlerin dışbükey mercek kesiti geometrisine (giriş – gelişme – sonuç) karşın, benim metinlerim içbükey merceklerin kesiti geometrisindedir (yakınsamalar – odaksamalar – ıraksamalar). O nedenle, parçadan çok bütünü, özelden çok geneli kavra(t)maya daha yatkındırlar ki bunu soyutlamalar ve genellemeler aracılığıyla yaparlar. Çıkışları da açık uçlu kalır. Okuyucu, okuma ertesinde istediği yöne yolculuk edebilir.

 

İnformatik-Kognitif Eleştiri


Daha önce 4 eleştiri düzeyi / katmanı tanımlamıştık (basitten karmaşığa ilerlemek üzere): Eleştirel, kuramsal, estetiksel, kültürolojik. İnfomatik-kognitif eleştiri; bunlardan farklı olarak, yazanını, hakkında yazılanı, okuyanını ve konusunu başladığı noktadan daha ileri bir düzeye taşımak işlevindedir ama moral (-meli’ci / -malı’cı) olarak değil, kendiliğinden ve tek yönlü değil. zigzaglarla. 21. Yüzyıl başında sinema eleştirilerinde, on yıllığına geçici olarak, filmler aracılığıyla kendiliğinden, bir düşüncesel ilerleme (: progresyon) olanağı yaratıldı. Arkadaki 45 yıllık Soğuk Savaş ve 10 yıllık duralama döneminin gerilemesine (: regresyon) bir panzehir olarak işlev taşıyabilecek bu potansiyel boşa harcanmamalıdır. İnformatik-kognitif eleştiri, insanları daha fazla bilgiye taşıyarak, bu işlevi yerine getirmeye çabalar.
Klasik insan tipi, içgüdülerden, coşumlardan, duygulardan ve davranışlardan oluşur ama düşünceden oluşmaz. Freud babamız, böyle bir yanılsama kurmuştur. O nedenle, düşüncelerden, bilgilerden ve en önemlisi bellekten oluşan bazı kişiler, bu söylemde ‘informatik-kognitif tip’ olarak tanımlanıyor. Eh, onların yaratacağı eleştiri söylemi de, kuşkusuz informatik-kognitif tipte olacaktı.

·        

Motor Duyu-Dil ve Dönüşümleri


Giriş

5 temel-asal duyu-dil şunlardır: Sözel, motor, kimyasal, görsel, işitsel.

Görsel duyu-dil;  cisimlerin renk, aydınlık, biçim, devinim, uzaklık, vb gibi niteliklerinin algılanmasına dayalıdır. Evriminin başından beri, insanın en önemli duyusu olagelmiştir. İnsanların duygusal durumları bile görülenlerden etkilenir. Sanatta yalnızca görselliğe dayalı iki dal vardır: Resim ve fotoğraf.
İşitsel duyu-dil, seslerin frekansını, genliğini ve karışımını / örüntüsünü algılamaya dayalıdır. Evrimin başlarında, görülmeyen düşmanların sesini algılamak, insanlar için çok faydalıydı. Yalnızca işitseli, müzik doğrudan kullanır. Çalgısal müziğin niteliklisi, beynin saklı derinliklerine girer. Orada canlandırdıklarını adlandırmak oldukça zordur. Yalnızca bilincin kapanıp içgözün açıldığını söylemek uygun olur.
Motor duyu-dil, kas, eklem ve kemiklere dayalı kineziyolojinin (denge ve devinim-durgu) belirlediği bir duyu-dildir. Beyincik ve iç kulaktaki denge organı da, ikincil-destek birimler olarak işler. Birincisi, beynin motor emirlerine; ikincisi, kulaktaki işitsel verilere bağlıdır. Dans, tümüyle motor dile dayalıdır.
Kimyasal duyu-dil; en ilkel, en doğrudan, en refleksif olanıdır. İnsanın duygularına, coşumlarına ve içgüdülerine dayalıdır. Artık kullanılmamasına karşın, ilkel danslar motor denli, kimyasal duyu-dile de dayalıydı.
Sözel duyu-dil; en geç ortaya çıkmış ve en gelişmiş duyu-dildir. Ayrıca; on bir bin yıl gibi kısa bir sürede, mantık ve matematik gibi iki aşkın ötesözdiline dönüştürülmüştür. Bugün, insanların temel iletişim(sizlik) aracıdır.
Sanat dallarından tiyatro ve sinema, kimyasal hariç, tüm asal duyu-dilleri birarada ve değişen oranlarda harmanlayarak kullanır. Dolayısıyla oyun ve senaryo, bunların akış çizelgeleriyle değişik olarak formatlanabilir.

Kombinasyonlar

 

Motor  ® Motor

Dansçılar, doğaçlama dansederken tümüyle bu dil ikilisini kullanırlar. Keza, cimnastikçiler de denge sağlarken ve tüm kinetik organlarını koordine ederken, yalnızca motor dili kullanırlar. Sinir sistemindeki kısa devreler reflekslerin işlemesini sağlar. Bazı bedenlerin motor dile doğuştan yatkın olduğunu söyleyebiliriz. Şerh: Nadi Comaneci’nin ortaya çıkışı kültürel bir olgudur ama annesi böyle birşeyi beceremezdi. O nedenle olgunun zihinbilimi az bilinen kalıyor.

Motor ® Sözel

İki örnek, belli devinimlerin notasyonu ve librettolardır. Dansçılar ve koreograflar açısından, ‘libretto ®  sahneleme’ ve ‘devinim ® libretto’ durumlarının her ikisi de, benzer sıklıkta oluşmaktadır.

Motor ® Kimyasal

Belli devinimleri yaparken olsun, ona dokunurken ve seyrederken algılarken olsun, belli duyguları uyandırması buna bir örnektir. Bir dansçının mükemmelliği, biraz da bunu hissedebilmesinde ve bunu seyirciye aktarabilmesinde yatar.

Motor ® Görsel

Düşünülen devinimin yapıldığında seyredilmesi görsel bir durumdur. Dansçının uzaklığı ve uzaysal konumu, seyirci tarafından gözle algılanır. Keza, ışıklandırma da bu algıyı etkiler.

Motor ® İşitsel

Bir devinimin ses karşılığı, diyelim bir uçmanın cıvıltısı az raslanan bir örnektir. Ne dansçı, ne de seyirci, bu yönde pek eğilimli değildir. En basiti, devinimin kas sesidir. Kulağınızı gövdenize yaslarsanız, her deviniminizin bir iç sesi olduğunu dinleyebilirsiniz.

Sözel  ® Motor

Bir modern dans librettosu nasıl sahnelebilir?

Baleden beridir, bu konuda elimizde örnekler var. Herhangi bir sahnelemenin daha doğru olduğu önesürülemez. Yalnızca, belli yerzamanlarda belli eğilimlerin öne çıktığını gözleriz.

Kimyasal ® Motor
Belli duyguların belli devinimleri yaratması durumudur. En klasik örnek, sevinçten sıçramaktır. Köpekler ise, korkunca kulaklarını kısar.

Görsel ® Motor
Seyrettiğiniz bir sporcunun devinimlerinin aynısını yapmak bir örnektir. Bir rengin dansı da, uç bir örnektir.

İşitsel ®Motor
Bir anı:
Kadın, Yunanca şarkı söylüyordu ve ben Yunanca bilmiyordum
İzlenim:
“İçim acıyordu, hatta ağlayasım geliyordu. Nedendir bilinmez, yine de teselli vardı. Yüz kişinin öleceği ve yüz birincinin sağ kalacağı bilimsel / sanatsal / düşünsel bir deneyde; birinci, doksan dokuzuncu, yüzüncü veya yüz birinci olmanın ne önemi ver? Ölürüm, korkarak ve saldırarak; Kafka gibi, Fassbinder gibi…”
Bu izlenimi ne sağladı? Kadının ses renginin devinimleri. Burada işitsel devimselin motor devimsele çevrilmesi sözkonusu. Daha çok, inip inip çıkmak, tökezlemek ama hep ayağa kalkmak gibi.

·        

 

Dans Filmi Nasıl Olabilir?


·       Minimalisttir.
·       Bütün öğelerinin gidişine egemendir. Rasgele, şansa bağlı bir iş yapmaz.
·       Sentetiktir; hem analitik yöntemli / akıl yürütmeli değildir, hem sinema-dans sentezi yaratır.
·       Kesinkes motor duyu-dilinin olanaklarını araştırır.
·       Sinemadaki tüm biçimleri sınır tanımaksızın kullanabilir.
·       Bir tür filmi değildir.
·       Disiplinlerarasıdır. Usta bir koregraf ve usta bir ‘auteur’ işbirliği gerektirir.

Bir Örnekleme


1. Künye


Singing in the Rain (: Yağmurda Şarkı Söyleme), 1952, 110 dakika, renkli, müzikal. Oyuncular: Gene Kelly. Konu: Esas oğlan, sonunda esas kıza kavuşur.

Yanılsama ve Gerçeklik

Bütün yükselen ve güçlenen sistemler gibi, kapitalizm de, varlığını yanılsamalı (ve ikilemli) söylemleri aracılığıyla sürdüregelmiştir. Irkçılık, sömürgecilik, kölecilik, soykırım, ayrımcılık (: discriminalizm) vb, vd edimleri arasındayken; hümanizm, ‘Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi’, globalizm hep kapitalistlerden gelmiştir. Asıl önemlisi, engizisyona karşı ‘laiklik’ gibi ne idüğü belirsiz bir söylem geliştirmiştir (siz hiç şeriatçı öldüren ateist gördünüz mü?, oysa ki dinsel öldürmelerin sayısı milyarı buldu). Faşizme karşı geçerli hiçbir anti-faşist söylem üretememiştir. O nedenle bugün kitleler, Le Pen’e, Jirinovski’ye, Haider’e, Miloşeviç’e oy veriyorlar.

Film:
Kadınla erkek, stüdyoya girerler. Erkek, göstere göstere tüm efektleri canlandırarak kadına romantik bir ortam hazırlar. (Yalanın yalanı şuradadır: Ben size doğruyu söylüyor gibi yaparken yalan söyleyebilirim ama siz bunu gerçekmiş gibi yutun.) Hesapça ilan-ı aşk edememektedir. Oysa ilan edilemeyen Holywood’dur. Sonuç: Bana bir aşk masalından şarkılar söyle…

Yalan söylemler: Bana ve başkalarına, dünyada ilk ve tek atom bombası kullanan ülke olduğumdan bahsetme. Milyonlarca kızılderiliyi ve siyahderiliyi katlettiğimizi sil. Ülkenin üçte birinin açlık sınırının altında yaşadığını hiç anımsatma. Eğlendir. Güldür. Unuttur.

Regresyon ve Progresyon

Maksat, kültürü ilerletmek… Neden? Var olanla, olsa olsa her kezinde ya faşizm olyor, ya da engizisyon…
Genelde kitle regresyondadır. Entellektüeller ise, onu ilerletemeseler de, inatla onun hiç olmazsa gerilememesine çabalarlar. Ta Eski Yunan’dan beridir, sanat eserleri aracılığıyla kitleyi eblehleştirip, savaşa, bedava çalışmaya filan nasıl kandırılacağına ilişkin söylemler üretilmiştir.
Sinemada bu, son 50 yılda tür-sanat filmi ayrımında belirginleşti. 1.000 tür filmi seyrettikten sonra bile, eşek yine eşektir, hatta eşşoğlueşşektir. Eh, festivaller cıvıyıp da sayıları yüzleri, gösterilen filmler de binleri bulmadan önce, bir sanat filmi seyrettiğinizde düşünür ve bir iki adımlık yol tekamülünde bulunurdunuz.
21. Yüzyıl’ın başında kitle-entellektüel, tür-sanat filmi, regresyon-progresyon ayrımlarının çatlakları başka yerlerde oluşuyor.

Filme bakalım: Güzel bedenler, gülümsemeler, ‘happy together’lar, cicili bicili kıyafetler, şarkı, dans, otuz iki kısım tekmili birden. Bunlar varken, kim Bergman’a ve bunalımlarına bakar ki?

Çıkış şerhi: Kültür, akışkanlar dinamiğiyle işler. Su; hem altı karşıt yöne birden akabilir, hem bir yönde akarken bir yönde durabilir, hem de Boğaz’daki ayna gibi, ters yöndeki devinimler kendileriyle ilintili olmayan bir yönde uzun süreli durağanlıklar yaratabilirler. Kültürel ilerlemeler ve gerilemelerde de benzeri olgular gözlenmiştir. Bir de genelde ‘tarihe en az müdahale’ ilkesi gözetiliyor, o nedenle bazı gerilemeler yalnızca seyredilesidirler.

Güldürme ve/ya Düşündürme

İçgüdüler, coşumlar ve duygular, düşüncelere dönüş(türül)ebilirler ve tersi de… Tür filmleri, insanların duygularını doyurarak onları düşünmekten alıkoyarlar ama bu bir zorunluluk değildir. Baksanıza, komedyen Jim Carrey bile güldürürken düşündürmek istediğini belirtiyor. Woody Allen ise, 30 yıllık yönetmen olarak hangisinin daha uygun olduğuna karar veremediğini açıklamış. Her ikis de Yanki. Siz, hiç düşündüren Holywood filmi gördünüz mü, hele hele komedilerde?

Film:
Eskiden bir filmin eğlenceli olduğunu belirtmek bir övgüydü. Şimdi ise, hoş ve boş olduğunu belirtmeye yarıyor. ‘Singing in the Rain’ eğlendiren bir film, yapımından 50 yıl sonra bile… Düşündüren bir film mi? Hiç mi hiç değil… Nedenleri, diğer başlıklarda açımlandı.

Basmakalıplar ve Panzehirleri

Klişeler, başta Holywood olmak üzere, tüm tutucu-geleneksel kültürel modların çok sevdiği öğelerdir. Aşkın gerçek varlığı ve edimi yerine, aşk şarkılarının aşk imajları yeğlenir. ‘Vatan-millet-Sakarya’ geyikleri ile milyonlar mezara gönderilir. ‘Nayır, nolamaz’ ile kaç yıl geçti? Şimdiki ‘sosyal içerikli memeler’ ne kadar yutturuluyor?

Sosyalizm, entellektüelleri kitlenin düzeyine indirmek değil, kitleyi entelektüellerin düzeyine çıkarmak ve entellektüellerin de istediği denli normlardan sapmasına veya yükselmesine ve yol almasına karışmamaktır. Reel sosyalizm, belki ümmileri okuryazar yaptı ama entellektüelleri de kitlenin düzeyine indirdi ve onlardan daima entelejensiya (ve konformist) olmalarını istedi. Onlar da oturup, Holywood klişelerinde, sosyalizmi yücelten filmler yaptılar. Koskoca Eisenstein’ın ‘Potemkin Zırhlısı’nın gerçek öyküsü bambaşkadır. ([i]) Ortada devrimcilik filan yoktur, rüzgarın yönünü kestiremeyen ve yolunu şaşıran lümpenlik vardır.

Filmimize bakalım: Aşk klişedir, eğlence klişedir, eleştiri esprisi klişedir.
Hoppalaa: Film yolunu şaşırır: Broadway parodisi / eleştirisi esprisinde, jön premiyerin dansettiği hatun kişi, tam bir amacından sapmadır: Figüran hatunun beden plastisitesi (statiği ve dinamiği), tümüyle modern ötesidir. ‘Prima donna’ya her açıdan beş basar. En önemlisi, ondan iyi danseder. Konu örtbas edilir (hatta çok kısa bir plan sansürlenir).
Artnot: Bu filmi, onyıllar gecikmeyle 31 Ocak 2001’de izledim. Seyircilerin yaş ortalaması 65 civarındaydı. Hoş ve boş bir film bulup gevşemenin rahatlığıyla, cıvıdıkça cıvıdılar ki onlar aslında sergi açan ressamlar filandılar. Yaşlılığın gerizekalılığı ve hatta ölüm kokusu üzerlerine sinmişti. Onlar, herşeyi kendilerine hak ve mal görmenin küçük burjuva pisliğiyle deşarj oldular ve yaşamı kirletmeyi bıraktıkları yerden sürdürmeye gittiler. İçimden onları öldürmek geldi.

·          

İki dipnot:

1.       Konuya bir başka açılım, ‘Tango & Tango’ metninde getirilmişti.
2.       Türkiye’de de modern dans yapılıyor. (Şu anda 10 grup var ve klasik bale gruplarınca da bu yönde çalışmalar yapılıyor.) Sonuca ulaşmayan kendi projem dahil, 1985-1993 arasındaki 9 yılda 5 grupla birlikte çalışma veya gözlem yapma fırsatı buldum. Bir tanesi tümüyle filme çekilmişti. Aradan 9 yıl geçtikten sonra bile, bildiğim kadarıyla kurgusu tamamlanmamış durumda. Eh, bu da neden anti-TC’ci olduğumun yanıtıdır.

·        

 

Çıkış


·       Tamamlanmış bir metin olmadı.
·       Şimdiye dekki çokkonululuklar arasında, en iyi köruçuşlarından biriydi.
·       Metin alıntısı ve montajı, tam da Benjamin’in istediğince oldu: Tek başına taşamadıkları anlamlar kazandılar.
·       Çokdisiplinlilik, burada sinema ve dans hakkındalık, açısından istenen elde edildi.
·       Dilsel aşkınlıklar, okuyucuda çifte anlayamama yaratabilir ama gereken bu yoldu.
·       Metnin devamı önümüzdeki yıllarda yazılacak. Yeter ki uygun dans filmi örnekleri seyredilebilsin.
·       Aslında iki modern dans örneği düşünülmüştü ama ‘Singing in the Rain’i kullanmamak zalimlik olurdu.
·       Momentler, 1 Ocak 2001 itibarıyladır. 5-10 yılda önemli bakış açısı sapmaları olacağa benzer.

(Temmuz 2000 + Şubat - Mart 2001)